Başlığını  David  Lynch’in Dark  Deep  Darknessadlı  taşbaskı  eserinden  alan  sergideki  çalışmalar; kozmos,  toprak  ve melankolinin  birbirleriyle  kimi  zaman  kesişen  düzlemlerinde  buluşuyor.  Derin bir hisse sahip bu eserlerdeki elle tutulamayan gizli gücü temsil eden karanlık,Yaratılış hikayesinde  de bahsi  geçen;  her  şeyden  önce  var  olmuş  kozmosun doğurgan  karanlığıdır.  Belirli  bir  şekle  sahip olmayan bu yoğun madde, aynı bir rahim gibi içinde büyüttüğü şeye can verir. Doğurma, yaratma eylemi şiirsel  olduğu  kadar  bedensel,  kanlı,  biricik bir  deneyimdir.  Karanlık  maddenin  sarıp  sarmalama, büyütme niteliği toprağı akla getirir. Toprağın çamur hali ateşte pişerek şekil alır; yeryüzünün kalbindeki ateş ise yerkabuğuna çıktığında simsiyah, büyülü bir taşa dönüşür. Bu anlamda sergi, Batı kültüründe siyah renkle ilişkilendirilen üzüntü, keder, yas, ölüm gibi olumsuz yan anlamların ötesinde konumlanan; 

yaratma,  var  olma  anındaki  devinimin  özelliklerini  içinde  barındıran  gizemli  bir  güç  olarak siyaha odaklanır. 

 

Evreni makrokozmos olarak gören felsefe insanı da bir mikrokozmos olarak kabul etmiş; ahlat-ı erbaa olarak tanımlanan vücuttaki dört sıvının insanın doğasını etkilediğini öne sürmüştür. Antik dönemden modernizme dek bu sıvılardan biri olan kara safranın aşırılığının insanda melankoliye yol açtığı kabul edilir. Toprak elementiyle ilişkilendirilen kara safra arttıkça yoğunlaşır ve sonunda dışarı sızar. Aynı kara safra gibi, mürekkep de ya yoğun kıvamıyla iz bırakır ya da ani ve tek bir darbede dökülür gider. Garcia Lorca’nın bahsettiği duende’ye benzer şekilde; içerideki dışarıya tekrarlanamayacak bir şarkı gibi akar.

@